2015/09/01

Yume Nikki Bölüm 8 : Kar Fırtınası

Bir kez daha rüyaya dalıyorsun.

Bu defa yine odanın kapısının ardından karanlık yayılıyor. Ve orada, doğal olmayan o boşlukta, kapılar art arda dizilmiş. Ne yaparsan yap rüyalarında hep aynı yere geliyorsun. Burayı zaten biliyorsun ama biliyor olman seni güvende hissettirmiyor. Kapılardan birini hafifçe açıp içeriye göz atıyorsun. Derhal korkunç bir çeşit atmosfer sezip geriye düşüyorsun. Bunu bir süre daha tekrarlıyorsun.

Bu gezintiye belli bir kapıya ilgi duyana dek devam ediyorsun. Bu, özel olmayan ve oldukça düz renkli bir kapı. Düşmanca bir titreşimden çok bir peri masalından çıkmış gibi hissettiriyor. Büyük bir ilgiyle ona bakarak kapıyı yavaşça itip açıyor ve diğer tarafa geçiyorsun.
Ve seni orada bekleyen devasa bir kar fırtınası.

Gözünün görebildiği kadarıyla burası, kirlenmemiş bir karlı alan. Karla kaplı bu alan yine oldukça geniş bir yer. Ama diğer iç karartıcı ve kanlı manzaraların aksine bu kapının ardında kara yansıyan ışık, her şeyi huzurlu ve mutlu kılıyor. Bundan dolayı için rahatlıyor ve yürümeye başlıyorsun.

Rüzgar karın üzerinde izler bırakıyor. Sevdiğin kırmızı şemsiyeni açıp karın seni kör etmesine engel oluyor ve yürümeye devam ediyorsun. Garip bir şekilde hiç üşümüyor ve hafif adımlarla yürüyorsun. Acaba soğuğu yahut sıcağı hissedememenin nedeni rüya oluşundan mı? Kendini ısıtmaya gerek yokmuş gibi görünüyor.

Tıpkı bir kar tavşanı gibi zıplayarak ilerliyorsun. Bazen kartopu yapmak için eğiliyor ve onu amaçsızca fırlatıyorsun. Dengeni kaybedip sırt üstü düşüyor ve karla kaplanıyorsun fakat umurunda değil çünkü eğleniyorsun. Bir ağacın dalları birbirine çarpıp dalgalanıyor ve üzerlerindeki kar düşüp komple üzerini kaplayıp seni bir kardan adam gibi gösteriyor. Ama küçük bir çocuk gibi sen, daha da heyecanlanıyorsun. Tıpkı bahçede koşan mutlu bir köpek gibi. Kar her şeyi daha da parlak gösteriyor. Nedense çok gerçek dışı hissettiriyor, tüm o kirli ve çirkin şeyler karla örtülmüş gibi... Cennetten düşmüş devasa bir oyun parkı.

Kar hoş ve eğlenceli görünebilir fakat gerçeklikten uzak hiçbir yanı yok. Dante'nin İlahî Komedyası'nda bu, sıcaklığı çalan, hayatı soyan, tarlaları mahveden ve her şeyi öldüren bir şeydir. Kış ölümle bağlantılıdır ve bir açıdan uykuyla derin bir anlam paylaşır. İşte bu yüzden saf ve çekici olduğunu düşündüğün, ayak basılmamış bu güzel manzarayı mümkün olduğunca çabuk terk etmelisin. Kalın karla kaplı bu zemin, kesinlikle görmek istemeyeceğin şeyleri saklıyor. Sen fark etmiyorsun ama vücudundaki sıcaklığı çalıp kemiriyor, yani seni dondurmaya başlıyor. Bu açıkça ortada fakat sen yeniden bir çocuğa dönüşmüş gibisin. Bu tehlikeli fırtınada neşe dolu yürüyüşüne devam ediyorsun.

Çok geçmeden bu belirsiz manzaranın içinde sıra dışı bir şeyle karşılaşıyorsun. Buzdan yapılmış küçük bir mağara... diğer bir deyişle bir iglo. Yakından baktığında küçük, sıkıştırılmış bloklardan yapılmış olduğunu fark ediyorsun.

İnsanların zihinlerinde hayal edebileceğinden de çok şey vardır. O şeyler, kutulara saklanmıştır ve beyninin derinliklerinde beklemektedir. Değerli bir paketleme ve üzerinde "En iyi dileklerimle." yazısıyla gelir. Ama onu istediğin zaman açabilirsin. Tıpkı kristalleşen anılar gibi bu iglolar önemli birikimleri koruyor gibiler. Hepsi de sıcak fakat küçükler, hazine sandıkları gibi.  Kendini tipiden korumak adına içlerinden birinin girişinde duraksıyorsun. Şemsiyeni indirip bu bilinçliliğin içine giriyorsun.

Kibritçi kız gibi merakla ertafını incelemeye başlıyor ve rahatlayıp kendini mutlu anıların içine bırakıyorsun. Ama tabi ki farkında değilsin. Tıpkı küçük bir kız çocuğu gibi tamamen oyunlarına kapılıp gitmişsin. Bir hayvanın yavrusu gibi yere düşüyor, orada yuvarlanıyorsun. Saklanıyorsun. Kızağın üzerinde kayıyorsun. Etrafındaki her şey kendi ışığıyla parlıyor, çiçek açan bir bahçe gibi. En nazik ve mutlu gülümsemeni gösteriyorsun. Ellerinde bir sıcaklık. Senin gösterdiğin güven duygusu bu.

Ama bunlar sadece uzak bir geçmişin anıları. Tıpkı eline düşen bir kar tanesi gibi anılara yaklaştıkça eriyip uzaklaşıyorlar.

Birden soğuğun farkına varmışsın da yeni bir sıcaklık arıyormuşsun gibi diğer igloya gidiyorsun. Tüm o değerli ve nostaljik anıları hatırlayarak bunu tekrarlıyorsun. İlgisizce bir sonraki igloya giriyor fakat girişte duraksıyorsun.
İçeride bir kız var.

Bir rüyada başka birini bulmak gerçekten garip. Böyle bir şey olduğunda bu, ya anılarının bir gölgesidir  ya da bir düşüncenin soyutlamasıdır. Buradaki hangisiydi acaba? Bacaklarını karnına çekmiş halde yerde oturan kız mışıl mışıl uyuyora benziyor. Aniden yanına yürüyorsun fakat tepki göstermiyor. Sanki tamamen kendi içine gömülmüş gibi. Hazine gibi bir şeyi korumaya çalışıyormuş gibi. Bu kız sana benziyor. Ama daha genç sanki. Senin küçük bir versiyonun gibi. Masum sen, saf karın içinde oynayıp burada uyuyakalmış gibi. Mutlu çocukluk anılarında hapsolmuş. Uykusunda kilitlenip kalmış.

Soğuk bir gecede insan istemsizce sobaya yahut ocağa yaklaşır ya, işte sen de aniden soğuk bedenini ısıtmak istiyormuşçasına yanındaki kız gibi bir fetüs misali kıvrılıyorsun.

Dur. Onu uyandırmamalısın. Eğer uyanırsa gerçek dünyayla yüzleşmek zorunda kalacak. Yaşamaya devam edemeyecek. Acı şeyler, üzücü ve kederli anılar vücudunu kıyıp bir kan gölüne dönüştürecek. Ama burada uyukladığı sürece mutlu ve rahat anılarında kalabilir, küçük bir çocuk olarak kalabilir...
Böylesi daha iyi. Elinle yavaşça kızın omzunu sallıyorsun.

Fakat aniden bir şeyin varlığını hissetmişsin gibi arkanı dönüyorsun. İglonun girişinde, karlı manzarayla çevrelenmiş biri var.

Küçük bir kadın bu. Eline sığabilecek kadar küçük. Japonların cenazede ölüye giydirdikleri saf beyaz bir kimono giymiş. Gizemli mavi saçları onun bir insan olmadığını açıkça gösteriyor. Bebek evinin oyuncak bebeklerinden biri gibi görünüyor.

Kafanı tereddütle hafifçe sallayıp ona doğru yaklaşıyorsun. O sürreal periyi yakalamaya çalışıyormuşsun gibi yavaşça elini ona uzatıyorsun. Ama mavi saçlı bebek parmaklarından kolayca kurtulup kaçmaya başlıyor, senden korkmuş gibi. Onu kovalamaya başlıyorsun. Fırtınanın ortasında iki elinle uzanıp hızlı kaçamayan bebeği yakalıyor ve onu kucaklayıp göğsüne bastırıyorsun.

Bebek sana direnmiyor. Ve sen de onu bırakmayacaksın tıpkı küçük bir çocuğun kendi kokusu sinmiş battaniyesini bırakamaması gibi. Yetişkin olsalar dahi onu kilere koyar ve asla atmazlar. Ve birileri aldırış etmeden yenisini alıp eskisini atarsa üzgün hissederler. Bebek, arkadaşlar için duyulan sevgi ve şefkatin saf duygularının kristalize edilmiş hali gibiydi ve eğlenceli anılarını çağrıştırmıştı.
Sen de hepsini kucaklıyordun.


Onu kovalarken epey yol tepmiş olmalısın ki iglolar artık ortalıkta görünmüyorlar. Yıpranmış, beyaz nefesin yorgunluğunu onaylıyor. Avucunun içindeki bebek yavaşça ufalanıyor. Erkeğinin aşkını hissettikten sonra eriyip giden Kar Kadın gibi. Koşarken ısınan bedeninin sıcaklığı onu suya dönüştürmüş gibi. Seni rahatlatıyor. Kaybolsa bile arkasında önemli bir şey bırakıyor bebek... Sana cesaret veren ve seni canlandıran bir şey. Değerli küçük arkadaşından kalanları kucaklıyorsun.

0 yorum:

Yorum Gönder