2014/06/07

Yume Nikki (Rüya Günlüğü) Kısım 1 - Sen, Bölüm 2 : Kapının Ardında

 english translation: baka-tsuki
Bölüm 2 : Kapının Ardında

Rüya görüyorsun.

Ve etrafındakiler değişmemeye devam ediyorlar.

Sanki zaman geriye sarmış gibi, kendini bir kez daha o küçük odada dururken buluyorsun.

Hayal kırıklığına uğramadan edemiyorsun ama o bir kenara, kaybolmuşsun; ileriye ve geriye, sağa ve sola amaçsızca hareket etmeye başlıyorsun. Sonunda bir yerde öylece şaşkınlıkla duruyorsun.
Belirgin bir rahatsızlık hissi tüylerini diken diken ediyor ayakların yere kök salarken.

Bir süre sonra odadaki belirgin farkları görmeye başlıyorsun, tıpkı farklılıkları bulma oyunu gibi.
Yastıklar aynı yerlerinde değiller. Oyun konsolu görünürde yok, sanki vakit öldürmenin gerekli olmadığını ima etmek istercesine. Camdan kapının ardında, balkondan hafif ve ince ışık hüzmeleri görünüyor. Burası artık kapalı bir boşluk değil. Boş değil. Hayır-- aksine özgürlük hissi yayıyor.

Ama hepsinin içinde en önemli değişiklik... ses.

Bedenleri hareket ettikçe insanlar iç organlarının, eklemlerinin, kemiklerinin ve etinin çıkardığı sesi, kalp atışlarının, nefes alış verişlerinin sesini, çatırdamaları, şişme sesini ve şapırtıları duymaz hale gelirler. Ama bu seslerin her biri birden bire senin kulağında çınlar hale geliyor.

Sanki uykuya dalarak gerçekten yaşamaya başlamışsın gibi.

Bir rüya olsa da, hiç de onlardan biri gibi görünmüyor.
Daha çok bunca zamandır uyuyormuşsun da gözlerini şimdi açmışsın gibi hissediyorsun.
Rüya ve gerçeklik arasındaki bağ yavaş yavaş birbirine karışmaya başlıyor.

Aklını başına toplayıp ve belki de sırf bir şeylerin olacağını bekleyerek yavaşça kapıya doğru yürüyorsun. Adımlarında ince bir kararlılık var -- tek bir damla tereddüt yok. 
Nazikçe elini kapının tokmağına doluyorsun.

Tam o anda televizyonun ekranı titreşiyor. İçinde birinin sırıtan gözü ürkütücü bir ritimle kırpışıyor. Hiç şüphesiz sana bakıyor.
Ama sen bunu farketmiyorsun. Sadece bu daracık, mide bulandırıcı odadan çıkmaya odaklanmışsın. Ve bu yüzden tüm ağırlığını üzerine yükleyerek kapıyı ardına kadar ittirip açıyorsun.

Kapı gıcırtıyla açılıyor ve öne doğru tökezliyorsun.

Kapının diğer tarafında garip, gizemli bir manzarayla karşılaşıyorsun. Sanki uyku felci geçiriyormuşsun gibi hareketsiz kalıyorsun.

Etraf karanlık ve ayağının altında yüzen şeytan ve tanrı resimleri var. Ama ilgilenmiyorsun ve yüzlerindeki muzip gülümsemeler de seni hiç etkilemiyor.
Onlara ilgi göstermediğini görünce daha davetkar ve uysal hale geliyorlar, seni yürümeye teşvik ediyorlar. Ve sen de yürüyorsun ta ki kendini kapılarla çevrili bir dairenin ortasında bulana dek.

Hiç ışık olmasa dahi her kapının şekli onun tarafından yutulmayı reddederek keskin bir biçimde kesiyor karanlığı. Sayıyorsun bir, iki, üç... Tam on iki kapı bir saat düzeni gibi daire oluşturmuşlar, sen de tam ortasındasın.

Kapılardan hiçbiri seni açmaya devet eder gibi görünmüyor-- kapıları açmak, her şeyden önce cesaret ister ve bu özellikle garip, rahatsız edici şekilleri olan bu kapılar için geçerli. Ama aksine, içindeki tereddüte karşılık aynı derecede onları açmak için meraklanıyorsun. Kalbinin göğsünün içinde deli gibi attığını hissedebiliyorsun-- tıpkı aşık olan biri ya da büyük bir buluş yapan birinin heyecanı gibi. Öyle hızlı ki kabuk tutmuş bir yaran olsa kalın bir kan tabakası patlak verip akmaya başlar.

Bir kapının yüzeyine yapışmış örümcek bacakları varmış gibi duruyor. Diğer birinin üzerinde ise onlarca kanlı el izi var, sanki vurularak zorla açılmaya çalışılmış. Bir diğerinin üzerinde ise canlı, ıslak bir göz var. Bir başkası ise parlayan neon ışıklarıyla süslenmiş, tıpkı şehrin yanan parlak ışıklardan kolayca başının ağrıdığı tehlikeli yerlerinde olduğu gibi...

Kapıların yanlarından geçerek hepsini teker teker yakından inceliyorsun.
Göründüğü üzere hala onlara dokunmaya olan isteksizliğini yenebilmiş değilsin. Bu yüzden şimdilik sadece bakıyorsun.
Aslında umutsuzca bir ipucu arıyor olabilirsin-- herhangi bir şey-- sana hangi kapının açmak için en iyisi olduğunu söyleyecek.

Mesela, bir saat gibi bakacak olursak bire denk gelen kapıyla başlayıp saat yönünde devam etmek iyi bir fikir olabilir. Ya da belki de tamamen yanlış bir yoldasındır ve en göz alıcı olan öncelikli olandır, ilk önce onunla başlamalısındır. Belki de tam tersi, en basit görünenin ardında ne yattığına bir göz atmak o kadar da kötü bir fikir değildir...

Ama uzun süre kafa patlatmıyorsun buna.
Mantık burada işe yaramıyor, bunu farkediyorsun ve doğru bir cevabın olmayacağını görüyorsun. Sana eşlik edecek kimse de yok üstelik. Bu açıdan bakınca bunun üzerinde derince düşünmenin bir anlamı olmadığını farkediyorsun.

Birden hışımla ya da sağduyunun etkisiyle elini en yakınındaki kapının tokmağına götürüyorsun.

Açıyorsun.

Ve sonunda, diğer tarafa adım atıyorsun.

0 yorum:

Yorum Gönder